Basmacı Korbaşı Parpi’nin Oğlu Abdülmecit: “Babam hayatının sonuna kadar Kırgızistan’a dönebilme hayali ile yaşadı”

Şubat 18, 2020 0 Yorum Röportajlar , Türkistan 93 Görüntülenme
Basmacı Korbaşı Parpi’nin Oğlu Abdülmecit: “Babam hayatının sonuna kadar Kırgızistan’a dönebilme hayali ile yaşadı”

Türkistan’da XX. yüzyılın başında bağımsızlık, özgürlük için savaşanlardan biri de Basmacılar Harekâtı idi. Bu harekât uzan zaman ve büyük mücadele verse de başarıya ulaşamadı. Bolşeviklerin eline düşen basmacılar derhal etkisiz hale getirilip, liderleri idam cezasıyla yok ediliyordu. Bazı liderler ise dayanacak gücü kalmayınca komşu ülkelere sığınıyordu. Onların birisi de Fergana’da büyük mücadele eden Kırgız Korbaşı Parpi Bey idi. Sovyet Edebiyatında Parpi “Basmacı” olarak adlandırılmıştır. Parpi Bey Fergana’da doğup, büyüyüp, Fergana için mücadele etse de onu ve ailesini hayat uzak yollarla Türkiye’ye getirdi. Parpi Korbaşı’nın oğlu, bugün İzmir’de yaşayan Abdülmecit Beyle Fergana’dan Türkiye’ye uzanan yolculuk hikayesini konuştuk.

(Korbaşı Parpi Bey)

 Babanız Korbaşı Parpi tarihe büyük damga vuranlardan birisi olarak değerlendirsek yanlış olmayacaktır. Ne Türkistan’da ne Türkiye’de toplum arasında onun hakkında az şey bilinir. Önce babanız Parpi Korbaşı hakkında kısaca bahseder misiniz?

Fergana’daki Basmacıların Ruslara (Sovyetler, Bolşevikler) karşı istiklal mücadelesinde babam Parpi de büyük rol oynamıştır. Babam şimdiki Kırgızistan’a bağlı Oş eyaletinin Özgön (Özkent) ilçesinde doğmuş, büyümüştür. O bölgede babam tanınmış lider, zengin birisiymiş, birkaç tane korgonları (Kale) varmış. Ona hizmet edenlerle beraber Oş, Andican, Kaşgar gibi büyük şehirlerden ticaret yapmıştır.

Fergana Vadisini Sovyetler işgal etmeye başladığında vadinin önde gelenleri birleşip, Rusları bölgeden temizleyerek, Müslüman bir devlet kurmayı amaçlamışlar. Daha sonra Sovyet Hükümeti bunları Basmacılar adını vererek, halka, yurda vatan haini, halk düşmanı olarak gösterdiler. Onların birkaç liderleri, korbaşıları, binbaşılar 1920’li yılların başında Bolşevikler tarafından yok edildi.

Babam Parpi, Özgönlü (Özgen) Korbaşı Canıbek Kazı, Alaylı Binbaşı Adi, Ali Pansatlar ile beraber 1930’lara kadar Sovyet Ruslara karşı Özgön, Oş, Alay taraflarında istiklal mücadelesini sürdürmüştür.  Biraz önce de bahsettiğim gibi babam önceden Kaşkar, Doğu Türkistan’a geçip, ticaretle ilgileniyordu ve Kaşkar’dan da bir Uygur kadına evlenmiş. 1930’larda artık Sovyet Hükümeti Fergana’da iktidarını sağlamlaştırdıktan sonra korbaşılar Doğu Türkistan, Pamir tarafa göç etmişler. Babam da ailesi ile 1930’da Kaşkar şehrine gelmiştir.

Siz nerede ve ne zaman doğdunuz?

Ben kendimi nerede ve ne zaman doğdumdu bilmiyorum. Ancak, babamın dediğine göre Kaşgar’a geldikten sonra doğmuşum. Yani 1931-32 yıllar arasında olabilir. Babam Kaşgar’da 5-6 sene kalmış. Ben çocukluğumun 4-5 senesini Kaşkar şehrinde geçirmişim. Fakat o zamanlarda ben çok küçük olduğum için hiçbir şey hatırlamıyorum.

 Kaşgar’da 5-6 sene bulunduğunuzu söylediniz. Peki Kaşgar’dan sonra nereye göç ettiniz?

Kaşgar’a giderek Ruslardan kurtulmuşuz, ancak oranın yerli halkıyla ilişkiler iyi olmamış. Ara sıra bizim evlere, mallara saldırılar olmuştur. Bir taraftan Rusların eli oraya kadar uzandı. Bundan sonra babam Hindistan’a yol aldı. O zamanda Hindistan Pakistan diye bölünmemişti. Hepsi Hindistan olarak biliniyordu.

Kaşgar’dan 120 Kırgız yola çıktık. Bizim ailede ben ve iki büyük ağabeyim, annem vardı. Ama yolda Kaşgar Hindistan sınırındaki yüksek geçitlere geldiğimizde kış başladı, yollar kapandı. Biz de mecburen 7, 8 ay orada kaldık. Orda annem daha bir oğul doğdu, fakat aşırı soğuk etkisi mi veya hastalık mı annem vefat etti. Annemden başka da yolda ölenler çoktu.

Hayatta kalanlar olarak bizler ise baharda yol açıldığında Hindistan’a (Pakistan) geçerek farklı bölge, şehirlere dağıldık, yerleştik. Babam bizi deniz kıyısındaki büyük Karaçi şehrine getirdi. Orada hiçbir Kırgız, Türkistanlı olmadığından hep Hindi, Pakistanlıların çocuklarıyla oynardık. Ancak bizim hem kültürel, hem fiziksel, hem renk farklılığı olduğundan sık sık kavga ederdik. Bazıları bizi döverlerdi.

Bir insan için önceden hiç bilmediği, yaşamadığı yerde yaşamak zordur. Sizler Pakistan’da nasıl geçindiniz? Orada ne iş ile uğraştınız?

Annem Hindistan’a göç sırasında vefat etti. Babam sonra birkaç sene evlenmedi. Biz babamla 4 erkek bir ev tuttuk. Bir dükkân kiralayıp, insanların ayakkabıların tamir ederek, o şehre layık ayakkabı da dikmeye başladık.

Başka pek çok farklı işte de çalıştım. Aynı zamanda okula da gittim. Pakistan’da Urdu dilini de öğrendim. Benden büyük daha iki kardeşim vardı, onları evlendirmek için Afganistan’ın Pamir yaylalarında yaşayan Kırgızlara yol aldık. Pamir dağlarına atla, yaya olarak vardık. İki büyük kardeşimi oradaki varlıklı bir ailenin kızlarıyla evlendirerek geri döndük.

O kadar çok yürüyorduk ki benim yürümekten ayaklarımın şiştiği zamanlar da çok olmuştur. Yengelerim Pakistan’ın sıcağına dayanamadılar, hasta oldular. Bir tanesi dayanamadı. Bir tanesi iyileşti.   Böylece çocukluğum Karaçi’de geçti. Babam daha sonra bir Uygur kadın ile evlendi ve ondan iki evladı oldu.

Anneden erken yetim kaldığım için annenin nasıl biri olduğunu bile hatırlayamıyorum. Babam Uygur annemize evlendiğinde hepimiz ona sarılmıştık, çok sevinmiştik. Ancak kendi annemizin başka olduğunu sonra fark ettik.

 Türkiye’ye geliş hikayenizi de dinleyelim.

Karaçi şehrindeyken bir günü bizim dilimize yakın konuşan yabancı birileri gelmeye başladılar. Onlar Karaçi’yi gezip, dolaşıyorlardı. Belki de ben o zamanlar 20 yaşlarımdaydım. Sonra anladık, onlar Türklermiş. Türkiye’den gelmişler ve Karaçi ve tüm Pakistan’daki Türkistanlı Türkleri bulup, onlarla sohbet, mülakat bir şeyleri yapıyorlardı. Ben şu an hatırlıyorum Türkler o dönemdeki modern kıyafetleri, şort, tişörtleri, gözlükleri takmışlardı. Onlar bizlere, yani Türkistanlılara Türkiye’yi tanıtıyorlardı. İstanbul’dan bahsederlerdi. İstanbul güzel şehir olduğunu, gece ışıkların yandığını, sokakları geniş, her tarafı temiz, gelişmiş şehir olma özelliklerini anlattılar.

Bize Türkiye’ye gidip yaşamalarımızı söylüyorlardı. O günlerde bazı Kazak, Uygurların Türkiye’ye gitmeye başladığından haberdar olmaya başladık. Tam hatırlamıyorum, galiba biz Türkiye’nin konsolosluğuna kayıt olduk mu veya o Türkiye’den gelen adamlar bize belge yaptılar mı?

Bana bir adres yazmışlar. O kâğıtlarla ben de yola hazırlık yaptım. Ben Karaçi’de çalışıp, çok para kazanmıştım. Paralarımı çuvala koydum ve 1952 tarihleri galiba, Karaçi limanından gemiye oturdum. Gemide uzak yolculuktan sonra Irak’ın Basra şehrine geldik. Oradan da Bağdat’a yol aldık. Bağdat’a bir ay kaldım, geçinmekte zorlanmadım. Orada bizden daha önce gelen Uygurlar varmış.

Arapların yaşlıları da Türkçe biliyorlardı çünkü önceden Osmanlı Devleti çatısı olduğu için Türkçe öğrenmişler. Onlarla biraz anlaşabiliyorduk.  Bir günü Bağdat’tan Suriye’ye otobüs gideceğini öğrenince bende hemen bileti aldım. Otobüsle uzak yolculuğumuz sonucunda Suriye başkenti Şam’a geldik. Hatırlıyorum ki o vakitte Şam’ın sokaklarını şampuanlarla yıkıyorlardı. Şehir çok temiz, parlak, güzeldi. Ancak Şam’da çok kalmadık, oradan da ayrıldık ve Lübnan’a geçtik.

Beyrut’ta birkaç müddet kaldım. Oradan da otobüsle Halep’ten geçerek, Türkiye sınırına yaklaştık. Oradan galiba Hatay’a geçtik. Bizim elimizdeki kâğıtlarda bilgilerimiz vardı. O kağıttan anlaşılıp, Türkiye’ye gelenleri alıp, yerleştirip, yardım ediyorlardı. Ama benim param olduğu için kendim karnımı doyuruyordum.  Birkaç zaman geçtikten sonra ben İzmir’e yol aldım. Bana galiba İzmir’e gideceğim kağıtta yazılmıştı. Ben sora sora İzmir’e nasıl gidileceğini öğrendim. 1953’ler sanırım İzmir’e geldim. Ben İzmir’e ilk geldiğimde elimdeki bulunan kağıttaki otele götürmemi taksiden rica ettim. Ama o yanlış yere bırakmış.

Türkiye vatandaşlığını nasıl aldınız, zorluk çektiniz mi, size verilen statü neydi? Mülteci olarak mı ikamet ettiniz?

Ben İzmir’e geldikten sonra burada yaşamak için kayıta geçirildim. Mülteci statüsünde değerlendirilmedik. Hızlıca Türkiye vatandaşlığını aldım. Çok da zorluk çekmedim. Galiba bizim bilgilerimiz önceden hazırlanmıştı. Biz Türkiye vatandaşlığını aldıktan sonra bir soy adı almamız gerekiyordu. Yukarıda bahsettiğim gibi biz Kırgızistan’ın Özgön ilçesindendik. O yüzden de soyadımı Özgön olarak tercih ettim.

Bizden sonra Pakistan’da kalan Türkistanlılar da Türkiye’ye göç etmeye başladı. 1954 tarihinde yola çıkan 1955 senesinde Adana’ya geldiler ve yerleştiler. Babamlar ailesi ile Konya etrafına gelip yerleştiler. Kırgızlar olarak, buraya gelen Uygur ve Kazaklara göre daha azdık. Genel itibariyle 4, 5 aileden oluşuyorduk. Böylece Türkiye hayatımız başladı.   Ben daha sonra askere gittim. Babam 1968’de Konya’da vefat etti.

Aileniz ve babanız ile ilgili biraz daha detaylı bilgi paylaşır mısınız?

Askerden geldikten sonra çalışmaya başladım. Sonra bir Türk kızla tanıştım. Evlenme yaşım da geçiyordu. Kızın ailesine babamları gönderdik ve biz evlendik. Şimdi ise 2 oğul, 2 kızımız var.

Babam ise 1968’de Konya’da vefat etti. Babam hayatının sonuna kadar Kırgızistan, atalarımın toprağına tekrar dönebilsem, görebilsem hayalı ile yaşadı. Ben İzmir, Konya gibi şehirlerde çalıştım, daha sonra ailemle beraber İsveç’e gidip, orada çalıştık. Şimdi de eşim, çocuklarım orada yaşıyorlar Ben ise yaşlandığımda oranın soğuk iklimine dayanamadım ve Türkiye’ye geri döndüm.

Kırgızistan’a 1991 bağımsızlık kazandıktan sonra gidebildiniz mi?

 Kırgızistan’a bir kardeşim Sovyet zamanında 1970 sonlarında bir kere ziyarete bulundu. 80’lerde de başka kardeşlerim bulundular. O zamanda vizeyi Moskova üzerinden alıyorlardı. Benim kardeşim Liberty radyosunda çalıştığı için Kırgızistan, Kırgızlar hakkında haberleri yayınlardı ve Kırgızlarla temasta bulunuyordu.  Ben İsveç’te iken oraya bazı Kırgız hükümet, oyuncu, şarkıcı, sanat adamları geliyordu. Onları görünce çok sevinirdim.

Kırgızistan kalbimde yaşıyordu, sanki bir hayal dünyası gibiydi. Daha sonra Kırgızistan bağımsızlık kazandıktan sonra ilk başkanı Aksar Akayev Türkiye’ye ziyaret etti ve İzmir’de de bulundu. Bizlerle buluştu, Kırgızistan’a ait hediyeleri verdi, biz de kendi hediyelerimizi vermiştik. Sonra ben de Kırgızistan’a geldim. Babamın küçük vatanı olan Özgön’e gittim, onun yaptırdıkları saray, kaleleri görmek istedim. Ancak devlet tarafında onlar çoktan değiştirilmiş, araziler halka dağıtılmıştı.

Köyden bazı akrabalarımızı da bulduk, Babamı tanıyan yaşlılar da varmış. O zamanda çok genç olduklarını söyleyen köy sakinleri babamın bahçesini, yaptırdık sarayların yerini gösterdiler.  Ancak onların yerlerinden başka hiçbir şey kalmamıştı. 2005’te tekrar Kırgızistan’a gidip, Oş şehrinde 5 sene yaşadım. Arada Türkiye’ye gelip, giderdim. Fakat orada kalamadım. Tekrar Türkiye’ye döndüm ve İzmir’de yaşamayı devam ediyorum.

 

 

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 Yorum

Henüz yorum yok.

Henüz yorum yapılmamış. Yorum Yap!