Kımız Türk’ün Midesinde Durur

Aralık 18, 2017 0 Yorum Röportajlar , Türkistan 1357 Görüntülenme

İZMİR – 16 Aralık Kazakistan’ın Bağımsızlık Gününe ithafen Alaş Kımız Çiftliğinin kurucusu  Şirzat Aksakal İzmir’de eğitim gören Kazakistanlı öğrencileri Kemalpaşa’da bulunan Kımız Çiftliğinde ağırladı.  Aksakal’ın Gözünden Türkiye’deki Kazakları gelin hep birlikte tanıyalım.

Değerli Şirzat Aksakal, sohbetimize Türkiye’deki Kazaklardan başlayalım. Onlar Türkiye’ye nereden ve ne zaman gelmişler? Sayıları ne kadar?

Türkiye de yaşamakta olan Kazaklar muhtelif tarihlerde Ata yurt Doğu Türkistan’dan Türkiye’ye göç edenlerdir. Göç nedeni ise Rusya’ya komünizmin gelmesi ile Kazakistan’ı tarumar etmeleri ve dinlerini yasaklamaları, mallarına mülklerine el koyarak onları, devletleştirmeleridir. Köy ve kasabalarını kolhoz ve safkoz adı ile kolektifleştirdiler. Bir kazandan yemeye içmeye mecbur bıraktılar.

Kazakistan’a tatbik edilen bu rejimi Doğu Türkistan idarecileri de kendi halkına tatbik etmek isterler. 1935 yılında Doğu Türkistan hükümeti devletleştirme politikası adı altında tüm halkının malların, mülklerin tamamına göz koydu. Dini kitapları topladılar. Milli ruhu yok etmek için ellerinden gelen her türlü çabayı sarf ettiler. Bu zulme dayanamayan Kazaklar, ilk olarak Çinli Müslümanların yaşadığı Gansu-Şinkay’a göç etmeye başladılar. Doğu Türkistan hükümeti (günümüzde ki ismi Şincang yani Uygur Özerklik Bölgesi) bu göçü durdurmak istedi. Karadan ve havadan   müdahale etti ve savaş çıktı. Her iki taraf çok zayiat verdi bu savaş sırasında Kazakların göç liderlerinden  Elishan Batır’ın babası Alip Jamısbayulu esir düştü ve acımazsız bir şekilde öldürüldü.

Büyük zayiatlar vererek kalabalık hayvan sürüleri ile birlikte Gansu-Şinkay Müslüman bölgesine ulaşırlar. Fakat burada da birtakım sıkıntılarla karşılaşırlar. Müslüman bölgesine çok kalabalık halde küçükbaş ve büyükbaş hayvanlarıyla  gelen Kazaklara, yerli halk otlak arazi ve yerleşke bulmakta zorlandılar. Bunun üzerine yerli halk Kazakları hükümete sık sık şikâyet edip, bunun sonucunda aralarında ihtilaf çıkar. Kazaklar  Çinli Müslüman askerler tarafından öldürülür ve baskılara maruz kalır.

Müslüman memleketi diye gittikleri şehirde umduklarını bulamayan Kazaklar yeni bir göçe hazırlanır. Bu sefer ki durakları Hindistan-Pakistan’dır. Kafile kafile  Hindistan-Pakistan’a göç eden Kazaklar  %90 hayvan, %80 insan zayiatına varan sonuçlarla göçü tamamlamıştır.

O dönem de Hindistan ve Pakistan birdir. Kısa zaman sonra ikiye ayrıldı. Ayrıldığı zaman Kazaklar Müslümanların daha çok  olduğu Pakistan tarafında kaldılar. Pakistanın sıcaklığından dolayı bir nevi veba hastalığına yakalanırlar. Jıgılganga jumruk yani düşen insana yumruk atar gibi zaten Tibet yolunda çok sıkıntılar çeken zayiat veren Kazaklar için bu veba hastalığı bir nevi tokat gibi gelmiştir.  Bu zor şartlar altında dahi Pakistan’ın muhtelif şehirlerinde amelelik, bildikleri işler ve el sanatları ile geçinmeye çalışırlar.

Bu sırada 1949 da “Son Kazak Göçü” olarak bilinen Alibeg Hakim ve Sultan Şerif önderliğinde ki kafile Himalayalar üzerinden Hindistan’ın Keşmir şehrine ulaşırlar. Pakistan da yaşayan Kazakların ileri gelenleri Alibeg Hakim ile mektuplaşırlar. Alibeg Hakim mektuplarının birinde bundan sonraki hedeflerinin Türkiye’ye gitmek olduğuna değinir. Pakistan’ın muhtelif şehirlerinde yaşayan kabile başkanları bir araya gelerek Türkiye’ye gitmek için karar alırlar ve Türkiye’nin Pakistan büyükelçiliğine müracaat ederler. Türk hükümeti Keşmir’e gelen ve aynı zamanda Pakistan’dan müracaat da bulunan yaklaşık 5000 kişiyi kabul  eder. Türk hükümeti Ata yurttan gelen kardeşlerimiz dediği Kazaklara yardım elini uzatır.

Doğu Türkistan’dan çıkıp Pakistan ve Hindistan yolu ile 1954 yılında Türkiye’ye atayurttan gelen son Kazak kardeşlerini Türk Hükümeti büyük bir sevgiyle karşılar. Gelen göçmenlere nereye ve nasıl bir yere yerleşmek istediklerini öğrenmek için anket düzenlerler. Anket neticesinde bir kısmı “Orta Asya’daki Altay Dağları gibi soğuk bölgelere yerleşmek isteriz”, bir kısmı ise “ bozkırda yaşamak isteriz “ der. Anket sonuçlarına göre Türk hükümeti Kazak göçmenlerinin bir bölmünü soğuk ve karlı bir yer olan Kayseri Musahacılı, Yahyalı kasabasına, diğer bir bölümünü Orta Anadolu’da Niğde Ulukışla’da Altay köyü adında bir köy inşa ederek Altay köyüne, bir bölümünü ise Aksaray-Sultanhanı ve Konya’ya yerleştirirler. Alibeg Hâkimin, benim de içinde bulunduğum kafile Salihli’de Kurtuluş Mahallesi adıyla kurulan göçmen evlerine yerleştirildi.

Yukarıda bahsettiğimiz, Türkiye’ye gelen Kazakların ekseriyeti ata yurt Doğu Türkistan’dan gelir. Bunun dışında 2. Dünya Savaşı’nda Kazakistan’dan asker olarak Almanya’da savaşan, esir düşen ve daha sonra Türkiye’ye gelen tüm Kazakların sayısı bugün 25000 civarındadır.

Türkiye’de Kazak kültürünü tanıtmak için çok emek harcamakta olduğunuz belli. Bu hususta özellikle Alaş Kımız Çiftliğini söylememiz lazım. Bu çiftliği ne zaman ve hangi amaçla kurdunuz.

Bildiğiniz gibi Kazaklar da bir atasözü var. “Altının kolda barda, kadri jok” yani altının eldeyken kıymeti yoktur. Şayet doğduğum memlekette olsaydım Kazak örf adet kültürüne belki bu kadar önem vermeyebilirdim. Dış ülkede yaşayan vatan hasretini çeken ve halkını özleyen bir insan olarak sürekli “elimde şahsi imkânım olsa ne yapardım” diye düşünürdüm. Türkiye’ye beş parasız gelen başlangıçta yemek bedeliyle geçinen birisi olarak 40 sene zarfında çeşitli konularda ki çalışmalarımın neticesinde belli bir birikimim oldu. Bu birikimle neler yapacağımı düşündükten sonra bir çiftlik kurmaya karar verdim. Çiftliği kurmadan önce “yalnız Kazak Türkleri için değil, kendi içinde büyütüp geliştirdiği asıl davamız olan Türk milliyetçiliği ve Türk dünyası için neler yapabileceğimi kafamdan geçirdim ve bunun üzerine araştırmalar yaptım.

Bu girişimimde sadece Kazak Türklerini hedef alır ve bu yönde faaliyet gösterirsem “‘boy mensuplarını ayrı millet sayan’ düşmanlarımızın bizleri bölme düşüncelerine hizmet etmiş olurum” dedim.

Başta Anadolu Türkleri olmak üzere, bütün Türk boylarında ortak kültür mirası olan unutulmaya yüz tutmuş “otağ (yurt-ev) ve “kımız”ı tanıtım hizmetini hareket noktası olarak seçtim. Bunun için Altay Dağları’nın bir vadisine benzeyen, İzmir Kemalpaşa Nif Dağı eteklerinde bir vadiyi gözüme kestirdim ve tarihe kazınsın diye adını Alaş koydum. Alaş’ın birçok manası olmakla beraber bir nevi Türk birliğine davet parolasıdır. 1987 yılında TSE’den 2008/ 34147 tarih ve sayılı “ Alaş Kazak Vadisi” patentini aldım.

Alaş Kımız Çiftliğini kurmamın diğer bir nedeni ise; Osmanlı devrinden bu yana Türkiye dışında yaşayan Türkler başlarına bir bela sıkıntı geldiğinde Türkiye’ye kaçarlar. Anadolu Türkleri hiçbir karşılık beklemeden onlara kucaklarını açar; aş, ev-bark verirler. Bu başka devletlere ve milletlere nasip olmayan bir iyi niyet ve misafirperverliktir. Bu davranışa az da olsa vefa borcumuzu ödemek düşüncesiyle ve Anadolu Türklerine unutulmaya yüz tutmuş iki Türk kültürünü tekrar kazandırmak düşüncesiyle bu çiftliği kurdum.

Yirmi sekiz senedir burada Türk kültürü ve Türk Dünyasına hizmet vermekteyiz. Çiftliğin kuruluşu ve otağın yapılışından bu yana, on yıldır nevruz kutlamaları başta olmak üzere, Türk dünyası ile ilgili konferanslar verilmektedir.

Hiçbir akıllı iş adamı kar düşüncesiyle Türkiye halkının kültüründe olan fakat yapılması kullanılması halka yabancı olan yılkı çiftliği kurarak küçük iki memeli kısrağı, günde her iki saatte bir defa toplamda sekiz-on defa sağmak süratiyle ata içeceğimiz kımızı tanıtmaya cesaret edemez. Bu içten gelen milli bir duygunun gücüdür ve ya cesaretidir.

Kazakistan bağımsızlığını ilan ettiğinde hangi duyguda oldunuz? Kazakistan Türkiye ‘deki Kazaklar için ne ifade eder Anavatan mı Atayurt mu?

Kazaklar da bir atasözü vardır” Momıngada kırk cılda bir zaval” yani Allah, mahsun insana bile kırk yılda bir yok oluş verirmiş. Sovyetler Birliği, dünyada iki güçlü devletten biri olduğu zamanlar da Kazakistan dışında yaşayan bizler günün birin de “Bu düzen bozulur, Kazakistan bağımsızlığına kavuşur” umuduyla yaşıyorduk. 1972 yılında Türkistan Yardımlaşma Derneği adına çıkarttığımız Milli Şiirler Antolojisi kitabının dış kapağına Kazakistan bağımsızlığını umut ederek Tanrı dağlarının herhangi bir yerinden görülebilen simgesel Aladağ’ı çizdirdim. Dağın eteğine ise bir kazak evinin(yurdu-otağ) çıplak resmini çizdirdim. Otağ, ormanlarla kaplı bir vadide suların çağıl çağıl çağladığı bir cennet üzerine oturuyordu. Otağın üzerine örtülmesi gereken keçeyi koydurmadım. Aladağ’ın tepesinden Otağın üzerine hürriyeti(azatlığı) getirecek Türklerin bilinen sembolü Altay’ın ak omuzlu kartalının resmini koydurdum. Kazakistan Cumhuriyeti bağımsızlığa kavuştuğu gün söz konusu o otağın keçesini örtmek gerektiğini düşündüm. 1972’deki düşünceme göre, Kazakistan başta olmak üzere, bütün Türk Cumhuriyetlerinin günün birinde bağımsızlığına kavuşacaklarına olan inancım sonsuzdu. “Ben görmesem bile çocuklarım veya torunlarım bunu görür” inancını her zaman taşıdım. Allah’a çok şükür, bugün başta Kazakistan olmak üzere Türk Cumhuriyetleri bağımsızlıklarına kavuştu ve otağın keçesi örtüldü. Kazakçada bir tabir vardır: “ölsem de kam yemem (ölsem de gam yemem artık)”. İnşallah bu bağımsızlık ebedi olacaktır.

Türkiye’deki ve dünyadaki Kazaklar, Kazakistan’ın bağımsızlığa kavuştuğu gün tahmin ediyorum ki yürekleri yarılacak gibi sevinmişlerdir. Aynı gün Türkiye Cumhuriyeti Kazakistan’la kardeş bir ülke olduğunu ispatlayarak Kazakistan’ı tanıyan ilk ülke olmuştur. Bu davranış Türkiye de yaşayan Kazaklar için de büyük bir sevinç kaynağı olmuştur.

Bence: Göçle gelen ve hayatta olan Kazaklar için Kazakistan Anavatandır. Türkiye de doğup büyüyen Kazaklar için ise Ata yurttur. Birbirimize böyle yakın halk olduğumuz halde neden Türkiye’de yaşayan Kazaklar Kazakistan için diaspora oluyor. Kazakistan’da yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları Türkiye için Kazakistan’da diaspora olmayacağı gibi Türki Cumhuriyetlerinde yaşayan soydaşlarımız birbirlerinin diasporası olmamalı düşüncesindeyim. Azerbaycan cumhurbaşkanı Haydar Aliyev’in dediği gibi ‘’ Biz bir millet iki devletiz’’ ya da bir millet birçok devletiz.

Türkiye’deki Kazaklar kendiniz gibi Kazakistan ile Türkiye ilişkisinde çok önemli unsurdur. Türkiye’deki Kazakların bundan sonraki kaderi ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

Bilindiği gibi Türkiye’ye gelen Kazaklar memleketlerinden malları mülkleri ile normal bir göç halinde gelmediler. Zulümden kaçarak zor şartlar altında parçalanmış aile olarak geldiler. Kimisi karısını, kimisi kocasını, kimisi yakınlarını kaybederek Türkiye’ye ulaştılar. Türkiye’ye geldikten sonra kısa sürede kendilerini salıvermeden, cesaretlerini toplayarak aile düzeni kurdular. Çok çalışkanlık haliyle yerli halkın sevgisini kazandılar. Mensubu olduğu soy ve atalarına leke getirmeden, kimseye muhtaç olmadan çoluk çocuklarını büyüttüler. Örf ve adetlerini kaybetmemek için bulundukları şehirlerde dernekler ve vakıflar kurarak sosyal faaliyetlerde bulundular. Herhangi birinin düğününde veya vefatında bir araya gelmeyi unutmadılar. Başlarından büyük olaylar geçmesine ve sıkıntılı hayatlarına rağmen ayakta kalarak Türkiye’de yaşamlarını sürdüren Kazaklar, Kazakistan halkı ve devletinin takdirini kazandığı kanısındayım. Esas mühim olan Türkiye’de ki Kazakların bundan sonraki varlığıdır.

Türkiye’de yaşayan Kazakların gelecekte Kazakistan’dan irtibatlarının kopmaması için akıllarını başlarına alarak iki çocuğu olan birini, üç çocuğu olan bir aile iki çocuğunu Kazakistan’da okutmalı ve Kazaklarla evlendirmelidir. Kazakistan’da iş-güç sahibi olmalarını sağlamalıdırlar. Zaten Kazakistan’ın parlak bir istikbali vardır ve birçok ülkeden daha garantilidir. Bu şekilde yaşayan Kazaklar en azından bir kulağı Kazakistan’da olduğundan Kazakçılıklarını muhafaza etmiş olurlar kanısındayım.

“Eliculda elcene” yani elli yılda insanlar yenilenirmiş, bizler Türkiye’ye geleli atmış yıl oluyor. Yaşlılarımız öbür dünyaya gittiler. Gençlerimiz Muhtar Sahanov’un dediği gibi “şeklen Kazak, diğer hareketlerimizle Türkiye Türklerine benzedik

Diğer bir teklifim ise Türkiye’de ve Avrupa’da birçok Kazak çocuk üniversite de okumaktadır. Bu çocukların yaz aylarında yani tatillerde dernek ve vakıflar aracılığıyla Kazakistan da geçimini sağlamak için Kazakistan hükümeti mutat bir organizasyon yapsalar, iyi olur kanısındayım.

Toprağımız çok, insanlarımız az. Kazaklar yaşadıkları ülkede sinmemeli veya kalmamalı ve Kazakistan devletinin projelerinde her daim olmalıdırlar.

 Kazakistan Türkiye’de nasıl tanınır, nasıl bilinir? Kazakistan dediklerinde Türkler ne düşünürler?

 1954’te Türkiye’ye geldiğimiz senelerde Türk halkı Kazak Türklerini o kadar tanımazlardı. Çünkü Sovyetler Birliği kapalı bir rejimde olduğundan dışarı ile alakasını kesmişti. Bilgi sızdırmazlardı. Türkiye o kadar bilgi sahibi değildi. Türkiye’ de okumuş aydın kişiler tarih bilgileri ile Kırgızlara Kırgız, Kazaklara ise Kara Kırgız derlerdi. Halk Kazakistanlıyız dediği vakit Türkler: ‘’ Kazakistan Türkiye’nin neresinde?’’ derlerdi. Bizlerle ilk karşılaştıklarında ya Tatar ya Çin ya da Japon olduğumuzu düşünürlerdi.

Dolayısıyla kendimizi Kazak olarak tanıtmak bir hayli zor geldi. Biz de kendimizi tanıtmak için Salihli Türkistanlılar Yardımlaşma Derneği adına Türkistan Milli Oyunlar Topluluğunu kurduk. Kazakistan’da şimdilerde meşhur olan Karajorga oyunları başta olmak üzere birçok halk dansları, bilenler tarafından öğretildi. Milli kıyafetler giydirildi ve gösterilere çıkıldı. ‘’Argı Atam Ertürk Biz Kazak Eriyiz’’  (eski atalarım Türk biz Kazak Türküyüz) diye pankartlar, yürüyüş ve şarkılarla Türkiye’nin muhtelif şehirlerinde, askeri okullarında gösteriler yapıldı. Gösteriler esnasında sahnede her oyun öncesinde Kazakistan hakkında bildiklerimizi anlatır, oyunu tarif eder sonrasında oyuna başlardık. O zamanlar topluluğun sunuculuğunu Türk Dünyasının aşkı genç bir öğrenci olan Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun yapardı.

Türkler Kazakistan’ı atayurt olarak gören bir millettir. Bu nedenledir ki Kazakistan bağımsızlığını tanıyan ilk devlettir. Kazakistan’ın bağımsızlığından sonra Türkiye’den birçok iş adamı Kazakistan’a giderek Kazaklarla temas kurdurlar fakat Kazakların Ruslaşmış olduğunu görünce üzülerek döndüler. Kazakların tarihi bilgileriyle önemsediği Türkler, başlangıçta Kazakistan’da güzel intiba bırakmadı. Yani ilk defa Kazakistan’a giden Türkler, Kazaklardan, Kazaklar ise Türklerden memnun kalmadı. Daha sonra büyük iş adamları gidip belli başlı bir iş yapınca orada Türklerin itibarını arttırdı ve her iki taraf birbirlerine karşı sevgi, saygı, hoşgörü göstermeye başladı. Günümüzde bu iki kardeş ülke birbirlerinin kıymetini bilen bir ülke haline geldi. Türkiye ile Kazakistan arasındaki muhabbetin sevginin bu kadar kısa bir sürede artmasının nedeni tübübır (dibibir- kökübir) millet olmasından dolayı olduğu düşüncesindeyim.

Kazakistan’ın kısa zamandaki başarılarını takdir etmeyen kimse yoktur. Kısa zamanda 20-30 yılllık bir projeyi 10-15 sene de hazırladılar. Bunun en somut örneği başkentin Almatı’dan Astana’ya taşınmasıdır. Bugün bir ülke içerisinde birkaç millet huzur içinde yaşayamazken Kazakistan’da 130’a yakın değişik millet bir bütünlük içinde barındırmaktadır. Bu başarı elbette Atatürk gibi bir lidere, Nursultan Nazarbayev’ e sahip olmasıdır.

 

Yazar Hakkında

İlginizi Çekebilir

0 Yorum

Henüz yorum yok.

Henüz yorum yapılmamış. Yorum Yap!